Nörofelsefenin Gerekliliği

Kafatasınızın içinde, yaklaşık 1300 gram ağırlığında; akışkan ve iletken bir sıvı içerisinde yüzen gri bir doku kütlesi bulunuyor. Tüm hatıralarınız, tüm benliğiniz, şimdiye kadar yaşamınızda edindiğiniz tüm duygu ve deneyimler, şimdi bu satırları okumak için kullandığınız o et yığının sayesinde, ve onun içinde var oldu.

Pekala noluyor da bu et yığını, evrenin en büyük sırlarının peşinden giden, ben kimim ve neden buradayım gibi büyük sorular sorabilen bir bilinç var edebiliyor? Bu yazıda tam da bu sorularla meşgul olan disiplini tanıyor olacağız: Nörofelsefe.

1-) Nörofelsefe Nedir?

Nörofelsefe, zihnin doğası, bilinç ve özgür irade gibi en eski felsefi sorgulamaları sinirbilimin sunduğu ampirik veriler ışığında yeniden inşa etmeyi amaçlayan disiplinlerarası bir çalışma sahasıdır (Özkan, 2017). Literatüre 1986 yılında Patricia Churchland tarafından kazandırılan bu disiplin, zihni anlamak için beyni araştırmanın zorunlu bir koşul olduğunu savunan materyalist, tekçi ve naturalist bir karakter sergiler (Tümkaya, 2017). Geleneksel zihin felsefesinin spekülatif yöntemlerinden kopuşu temsil eden bu yaklaşım, bilincin sadece felsefenin ya da tıbbın değil, ancak her iki alanın iş birliğiyle çözülebilecek karmaşık bir biyolojik fenomen olduğu düşüncesinden hareket eder (Uzbay, 2015).

Zihin ve beyin arasındaki ontolojik ilişkiyi sorgulayan nörofelsefe, nesnel-fiziksel süreçlerden öznel deneyimin (qualia) nasıl türediği sorusuyla, yani zihin felsefesi dünyasındaki en önemli sorulardan biri olan “zor problem” ile karşı karşıyadır (Üner Kaya, 2021). Nesnel beyin süreçleri ile fenomenal dünya arasındaki bu “açıklama boşluğu”, bazı düşünürler tarafından çözümsüz bir gizem; bir çeşit paradoks olarak nitelendirilse de nörofelsefe bu boşluğu beynin üst düzey biyolojik özellikleriyle kapatılabileceğini savunur (Tülüce, 2023). Bu bağlamda geliştirilen eleyici materyalizm (eliminative materializm) görüşü, günlük dilde kullanılan “inanç”, “arzu” ve “istek” gibi halk psikolojisi kavramlarının bilimsel olarak yetersiz olduğunu ve gelecekte yerlerini nörofizyolojik terimlere bırakacağını savunur (Karataş, 2024). Zihinsel durumların beyin durumlarına indirgenmesi süreci ise felsefi teorilerimizin nörobilimsel araştırma programlarıyla uyumlu hale getirilmesini zorunlu kılar (Özel, 2025).

İnsanın oluşturduğu bilinçli bir “ben”lik hissi ve bedensel öz-bilincin nöral temelleri, nörofelsefenin en dikkat çekici araştırma alanlarından birini oluşturur. Thomas Metzinger’in teorisine göre benlik, beynin dış dünya ve beden verilerini bütünleştirerek oluşturduğu şeffaf bir nöral modelden ibarettir (Türkmen, 2025). Bu modelin esnekliği (plasticity), plastik el illüzyonu gibi deneysel çalışmalarla kanıtlanmış olup, beynin farklı duyusal sinyalleri birleştirerek bedene dair mülkiyet hissini saniyeler içinde değiştirebildiğini göstermiştir (Tekgün ve Erdeniz, 2020). Benliğin bu akışkan yapısı, bilincin organizmanın hayatta kalma stratejisi olan “homeostaz” mekanizmasının evrimsel bir ürünü olduğu teziyle birleşir (Altınörs, 2023).

Ahlak ve etik kararların biyolojik kökenleri de nörofelsefi analizlerin kapsamı içindedir. Beynin frontal lobunda meydana gelen hasarların bireyin karakterini ve ahlaki yargılarını kökten değiştirebilmesi, “kötülük” ve “sorumluluk” gibi kavramların nörobiyolojik temeller üzerinden yeniden tanımlanmasını gerektirmiştir (Tan, 2021). Karar verme süreçlerinin bilinçsiz mekanizmalarla olan ilişkisi, hukuk sisteminde özgür irade kavramının sarsılmasına ve “nörohukuk” gibi yeni disiplinlerin doğmasına yol açmıştır (Uzbay, 2015). Sonuç olarak nörofelsefe, insanı biyolojik dişlilerle çalışan bir makineye indirgemekten ziyade, insanın özünü anlamak için biyokimyadan sosyolojiye kadar uzanan geniş bir “müttefikler halkasıyla” insan varoluşunun gizemlerini aydınlatmaya çalışan bir entelektüel disiplindir (İmamoğlu ve ark., 2021).

1.1-) Nörofelsefenin Kapsamı

Nörofelsefenin kapsamı, “insan nedir?” sorusuna yanıt ararken geleneksel felsefi antropolojiyi modern sinirbilimin ampirik bulgularıyla birleştiren geniş bir disiplinlerarası sahayı ifade eder (Özkan, 2017). Bu arayışta beyin sadece biyolojik bir araştırma nesnesi olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve sosyal süreçlerin biçimlendirdiği “kültürel ve sosyal bir organ” olarak konumlandırılır (Uzbay, 2015). Bilim ve felsefenin bu kesişim kümesinde insan, genetik ve biyolojik belirlenimlerin ötesinde, gelişimsel nöroplastisite süreciyle kültürel kodları içselleştirerek özneleşen bir varlık olarak tanımlanır (Gürvit, 2022). Dolayısıyla insanı anlama çabası; biyokimya, genetik ve nörobiyolojinin yanı sıra antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinlerin sunduğu verilerin bütünleştirilmesini zorunlu kılar (Tümkaya, 2017).

İnsanın özüne dair yürütülen bu soruşturmada öne çıkan temel alanlar şunlardır:

• Bedensel ve Fenomenal Benlik: İnsanın “ben”lik hissi ve kendi bedenini sahiplenme yetisi, farklı duyu sistemlerinden gelen sinyallerin beyinde dinamik bir şekilde bütünleştirilmesine dayanır (Tekgün ve Erdeniz, 2020). Bu bağlamda benlik, beynin dış dünya ve beden verilerini bir araya getirerek oluşturduğu “şeffaf bir kendilik modeli” olarak kavramsallaştırılır (Türkmen, 2025). İnsanın öznel deneyimi (qualia), nesnel beyin süreçleriyle ontolojik bir özdeşlik içinde olan doğal bir fenomen olarak ele alınır (Tura, 2021; Tülüce, 2023).

• Ahlak ve Karar Verme Mekanizmaları: İnsanın ahlaki bir fail olma niteliği, beynin prefrontal korteks (planlama, karar verme, problem çözme, odaklanma ve yeni durumlara uyum sağlama gibi becerilerden sorumlu bölge) bölgesinin işlevleriyle yakından ilişkilidir (Tan, 2021). Bu bölgedeki fiziksel hasarların bireyin karakterini ve ahlaki yargılarını kökten değiştirebilmesi, “kötülük” ve “sorumluluk” gibi kavramların nörobiyolojik temeller üzerinden yeniden değerlendirilmesine yol açmıştır (Tan, 2021; Uzbay, 2015). Ahlaki kararlar rasyonel bir muhakemenin ötesinde, organizmanın hayatta kalma stratejisi olan homoestaz (biyolojik sistemlerin değişen dış koşullara uyum sağlarken vücudun istikrarını koruduğu ve vücut sistemlerini kendi kendine yeniden düzenlediği süreç) mekanizmasına bağlı duygusal süreçler tarafından şekillendirilir (Altınörs, 2023; Damasio, 2022).

• Kültürel ve Sosyal Varoluş: İnsanın kültürel yaratımları olan sanat, din, ahlak ve hukuk sistemleri, biyolojik olarak hayatta kalma dürtüsünün bir uzantısı olan “sosyokültürel homeostaz”ın ürünleri olarak görülür (Altınörs, 2023). Bu bakış açısına göre insan, sadece nöronal bir yapıdan ibaret olmayıp, makro-sosyal etkilerle sürekli dönüşen ve çevresine uyum sağlayan “biyopsikososyal” bir bütündür (İmamoğlu ve ark., 2021; Tümkaya, 2017).

• İnanç ve Maneviyat: Nöroteolojik yaklaşımlar çerçevesinde manevi deneyimler de beynin biyokimyasal ve nörolojik süreçlerinin bir çıktısı olarak incelenir (Ünlüsoy, 2021). Bu durum insanın kendi yaşamındaki aşkınlık arayışını ve gerek kişisel gerekse sosyolojik olarak dini tecrübelerini biyolojik bir temel üzerinden anlamlandırma çabasını temsil eder (Ünlüsoy, 2021).

1.3-) Nörofelsefenin Araştırma Konuları

Nörofelsefe, zihin felsefesinin geleneksel sorunlarını sinirbilimsel veriler ışığında araştırırken insanın özüne dair dört temel sütun üzerinde yoğunlaşmaktadır: Özgür irade, benlik algısı, ahlaki karar alma süreçleri ve öznel deneyim (Özkan, 2017). Bu alanların her biri, beynin fiziksel yapısı ile zihnin soyut tezahürleri arasındaki köprüleri kurmayı amaçlar.

Özgür İrade

Özgür irade, nörofelsefede kararların bilinçli bir “fail” tarafından mı alındığı yoksa nöronal bir determinizmin bir sonucu mu olduğu bağlamında araştırılır (Tülüce, 2023). Benjamin Libet’in 1983 yılında gerçekleştirdiği deneyler, bir eylem kararının bilinçli farkındalıktan yaklaşık çeyrek saniye önce beyinde elektriksel bir aktivite olarak başladığını saptayarak, özgür iradenin biyolojik sınırlarını tartışmaya açmıştır (Uzbay, 2015). Bu araştırmaya göre biz herhangi bir karar vermeden hemen önce, beynimiz halihazırda biz eylemde bulunmadan o kararı vermiş bulunuyor. Phineas Gage ve “Elliot” vakaları gibi klinik gözlemler ise beynin prefrontal lobundaki hasarların bireyin karar verme yetisini ve sosyal sorumluluk bilincini kökten değiştirebildiğini göstererek özgür iradenin fiziksel beyin sağlamlığına olan bağımlılığını kanıtlamıştır (Tan, 2021). Bu çerçevede özgür irade insanın biyolojik bir organizma olarak hayatta kalma stratejisi olan “homeostaz” mekanizmasının üst düzey bir çıktısı olarak yeniden tanımlanmaktadır (Altınörs, 2023).

Benlik Algısı

Benlik algısı, beynin beden verilerini ve dış dünyayı bütünleştirerek oluşturduğu dinamik bir yapı olarak ele alınır (Tekgün ve Erdeniz, 2020). Nörofelsefede “ben”, ontolojik bir tözden ziyade, beynin farklı duyusal sinyalleri (vestibüler, görsel, dokunsal) birleştirerek ürettiği bir “kendilik modeli” olarak görülür (Türkmen, 2025). Thomas Metzinger gibi düşünürlere göre bu benlik hissi, beynin yarattığı şeffaf bir illüzyon olup bireyin kendini bir çeşit kendi yaşam tarihine sahip bir “özne” olarak deneyimlemesini sağlar (Türkmen, 2025). Ayrıca beynin dinlenme durumunda aktif olan “Varsayılan Mod Ağı” (DMN), benlik bilincinin ve içsel düşünce süreçlerinin nöral temeli olarak kabul edilmektedir (İmamoğlu ve ark., 2021).

Ahlaki Karar Alma Süreçleri

Ahlak ve etik değerlerin kökeni, nörofelsefede “sosyokültürel homeostaz” kavramıyla ilişkilendirilir (Altınörs, 2023). İnsanı diğer canlılardan ayıran ahlaki normlar ve toplumsal yasalar, beynin prefrontal korteks bölgesinin işlevsel bir ürünüdür (Tan, 2021). Nöral araştırmalar, bireylerin ahlaki ikilemler karşısında karar verirken ventromedial (limbik sistemin bir parçası olan ve besin tüketiminin düzenlenmesi, bazı korku tepkileri ve cinsel uyarılma dahil olmak üzere çeşitli vücut fonksiyonlarında rol oynayan bir beyin yapısı) ve dorsolateral frontal (davranışsal tepkilerin düzenlenmesi, hafıza geri çağırma ve dikkatin sürdürülmesinde rol oynayan, yürütücü işlevler için merkezi olan bir beyin bölgesi) bölgelerinin aktif olduğunu saptayarak, ahlakın soyut bir ideal olmanın ötesinde nörobiyolojik bir temele sahip olduğunu göstermiştir (İmamoğlu ve ark., 2021). Bu bağlamda “kötülük” problemi, beyindeki fonksiyonel bozukluklar ve empati sağlayan ayna nöron sistemindeki aksaklıklar üzerinden ampirik bir zeminde sorgulanmaktadır (Tan, 2021; Uzbay, 2015).

4. Öznel Deneyim (Qualia)

Öznel deneyim, nörofelsefenin “zor problemi” olarak adlandırılan ve fiziksel beyin süreçlerinden nasıl olup da niteliksel yaşantıların (bir rengin tonu, bir acı hissi) doğduğu sorusunu kapsar (Karataş, 2024). Frank Jackson’ın “Mary’nin Odası” düşünce deneyi, tüm fiziksel bilgilere sahip olmanın “deneyimlemenin nasıl bir his olduğu” bilgisini karşılayamayacağını öne sürerek bu alanı problematikleştirmiştir (Karataş, 2024). Ancak çağdaş nörofelsefi yaklaşımlar, bu “açıklama gediğini” (explanatory gap) kapatmak adına, öznel deneyimlerin aslında beynin karmaşık yapısal özellikleriyle ontolojik bir özdeşlik içinde olduğunu savunur (Tülüce, 2023). Bu bakış açısına göre qualia, nöronal ağların temsilî bir özelliği olup bilimsel olarak analiz edilebilir bir yapıdadır (Loorits, 2014).

1.5-) Nörofelsefenin Yöntemleri

Nörofelsefe, zihinsel süreçlerin mahiyetini belirlemek için geleneksel olan felsefi spekülasyonların ötesine geçerek ampirik analizi metodolojisinin merkezine yerleştirir (Özkan, 2017). Bu ampirik yaklaşımın en temel araçlarından biri olan beyin görüntüleme teknikleri, zihinsel faaliyetlerin nöral haritalanmasını sağlayarak felsefî tartışmaları deneysel bir zemine taşır (Uzbay, 2015). İşlevsel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ve pozitron emisyon tomografisi (PET) gibi teknolojiler; duygusal değişimler, karmaşık bilişsel (cognitive) görevler veya karar verme süreçleri sırasında beyindeki nöronal aktivitenin doğrudan izlenmesine imkan tanır (Uzbay, 2015). Bu teknikler aracılığıyla bedensel öz-bilinç, uzuv sahipliği ve benlik algısı gibi fenomenlerin insüler korteks (duygusal ve bedensel farkındalık süreçlerinde rol oynar) ve premotor (premotor korteksin birçok işlevi vardır fakat tam olarak anlaşılamamıştır) alanlar gibi belirli beyin bölgelerindeki nöral şebekelerin aktivasyonuyla ilişkili olduğu nesnel olarak kanıtlanmıştır (Tekgün ve Erdeniz, 2020). Ayrıca ahlaki ikilemler karşısında karar verme süreçlerinde ventromedial ve dorsolateral frontal bölgelerin aktif olduğunun saptanması, insanın etik olarak bir fail olmasının nörobiyolojik altyapısını görünür kılmıştır (İmamoğlu ve ark., 2021).

Klinik vakaların incelenmesi beynin fiziksel sağlamlığı ile zihinsel kimlik ve ahlaki karakter arasındaki nedensel bağı ortaya koyması bakımından nörofelsefe için kritik bir ampirik yöntemdir (Özkan, 2017). Phineas Gage vakası, frontal lob hasarının bireyin sosyal sorumluluk bilincini ve karakterini kökten değiştirebildiğini belgeleyerek, ahlakın ve benliğin fiziksel beyne olan bağımlılığını kanıtlayan ilk ampirik dayanaklardan biri olmuştur (Tan, 2021; Uzbay, 2015). Benzer şekilde rasyonel muhakeme yetisi korunmasına rağmen duygusal tepkileri bozulan Elliot vakası, karar verme mekanizmalarının ve özgür iradenin duygusal homeostaz süreçlerinden bağımsız olamayacağını saptamıştır (Altınörs, 2023). Ayrık beyin (split-brain) ameliyatları geçirmiş hastalar üzerinde yapılan çalışmalar, iki hemisfer (beynin sağ ve sol olmak üzere iki yarım küresi) arasındaki bağlantının kesilmesinin ardından bir organizmada iki ayrı bilinç akışının belirebileceğini göstererek, zihin birliği ve ontolojik benlik gibi kavramları ampirik veriler ışığında yeniden tartışmaya açmıştır (Karataş, 2024; Tülüce, 2023). Ayrıca ihmal sendromu (neglect) ve somatoparafreni (genelde sağ beyin hasarının sonucunda kişinin vücudunun sol tarafındaki bir organ veya uzvun kendisine ait olmadığını veya bir başkasına ait olduğunu düşünmesi durumu) gibi klinik durumlar, beynin belirli bölgelerindeki lezyonların bireyin kendi bedenine dair mülkiyet hissini nasıl bozduğunu kanıtlayarak, bilincin beynin bütünsel bir kendilik modeli üretme işlevine dayandığını doğrulamıştır (Tekgün ve Erdeniz, 2020; Karataş, 2024).

1.6-) Nörofelsefe Neden Gereklidir?

Nörofelsefenin gerekliliği, insan beyninin ve zihninin karmaşık doğasının sadece tıp veya fen bilimlerinin indirgemeci yaklaşımlarıyla tam olarak anlaşılamayacağı gerçeğine dayanmaktadır (Uzbay, 2015). Bilim, sinir sisteminin işleyiş mekanizmalarına odaklanarak “nasıl?” sorusuna yanıt ararken; felsefe bu biyolojik verilerin zihin-beden ilişkisi, benlik ve varoluş bağlamında “ne anlama geldiği” sorusunu soruşturmaktadır (Uzbay, 2015; Tülüce, 2023). Bilincin nörobiyolojik bir temele oturtulması ihtiyacı, bilimin sunduğu deneysel verilerle felsefenin kavramsal derinliğini birleştirerek bize insanı anlama sürecinde bütünleyici bir perspektif sunar (Özkan, 2017).

Modern felsefenin geleneksel zihin felsefesi problemlerini ele alırken spekülatif yöntemlerden kurtulup somut ampirik verilere dayanması, nörofelsefi yaklaşımın en temel zorunluluklarından biridir (Tümkaya, 2017). Geleneksel felsefi tartışmaların bilimsel gerçeklikten kopuk kalması felsefi teorilerin doğrulanabilirliğini imkansız kılarken; nörofelsefe, felsefi teorilerin nörobilimsel araştırma programları ve modelleriyle uyumlu hale getirilmesini sağlar (Özel, 2025). Bu disiplinlerarası etkileşim, “halk psikolojisi” olarak adlandırılan ve günlük dilde kullanılan inanç, arzu gibi bilimsel açıdan yetersiz kalabilen kavramların nörofizyolojik terimlerle yeniden değerlendirilmesine olanak tanır (Karataş, 2024).

Nörofelsefe, bilim ve felsefe arasındaki kategorik ayrımları ortadan kaldırarak idari sınırları değil, bizzat problemlerin kendisini takip etmeyi amaçlayan bir disiplindir (Tümkaya, 2017). Bilimsel bilgi, doğru değerlendirmenin; doğru değerlendirme ise etik ve rasyonel davranışların ön koşuludur (Özkan, 2017). Dolayısıyla beynin sadece biyolojik bir organ değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir organ olduğu gerçeği ışığında, insanın özüne dair yürütülen soruşturmaların ampirik bir zemine oturtulması hayati önem taşımaktadır (Uzbay, 2015; Tümkaya, 2017). Sonuç olarak nörofelsefe bilimin “mekanik” açıklamalarını felsefenin anlam arayışıyla harmanlayarak, insan beyninin gizemlerini çok boyutlu bir zeminde aydınlatma sorumluluğunu üstlenir (İmamoğlu ve ark., 2021).

2-) Bilinç Problemi Üzerinden Nöroloji ve Nörofelsefenin Karşılaştırılması

Bilinci bir “buzdağı” metaforuyla ele aldığımızda, nöroloji ve nörofelsefe bu yapının farklı derinliklerine odaklanan iki disiplin olarak karşımıza çıkar. Yazının bu can alıcı bölümünde, bilimin “nasıl” sorusu ile felsefenin “ne anlama geliyor” soruları arasındaki ayrım, nörolojinin mekanik ve fonksiyonel yaklaşımı üzerinden belirginleşmektedir.

2.1-) Nörolojinin Bilinç Yaklaşımı

Nöroloji, bilinci biyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek onun fiziksel temellerini ve işleyiş mekanizmalarını araştırır (Bulut, 2021). Bu disiplin için bilinç, uyanıklık (arousal) ve uyaranları algılama (awareness) olmak üzere iki temel bileşenden oluşur (Bulut, 2021). Nörolojinin temel amacı, bilincin “nasıl” çalıştığını nöral düzeyde haritalandırmak ve bu sistemdeki “arızaları” onarmaktır (Uzbay, 2015).

Nöral Karşılıklar (NCC): Nöroloji, “Hangi beyin bölgesi çalışmazsa bilinç kapanır?” sorusuna somut yanıtlar arar. Bu bağlamda, uyanıklık halinin beyin sapında yer alan ve asendan retiküler aktivasyon sistemi (ARAS) adı verilen karmaşık bir hücre grubu tarafından sağlandığı saptanmıştır (Bulut, 2021). ARAS, pons ve mezensefalon bölgesinden başlayarak talamus üzerinden korteksin her tarafına yayılan nöral sinyalleri yönetir (Bulut, 2021). Nörolojik yaklaşım talamus ve korteksler arasındaki bu dinamik sinyal alışverişini inceleyerek bilincin nöral karşılıklarını belirlemeye çalışır (Bulut, 2021; Darol ve Dalkılıç, 2023). Özellikle Penfield-Rasmussen gibi klasik nöroloji deneyleri, beynin belirli bölgelerine verilen elektriksel uyarıların doğrudan öznel deneyimlere (ağrı hissi veya müziği duyumsama gibi) yol açtığını göstererek bilincin nörolojik düzeyde fiziksel bir zemine sahip olduğunu kanıtlamıştır (Çavuş, t.y.).

Klinik Gözlem: Nöroloji, teorik tartışmalardan ziyade yatak başı muayene ve somut parametrelerle ilgilenir. Anestezi, koma, stupor (hastanın ancak güçlü bir uyarımla uyandırılabildiği bir bilinçsizlik durumu) veya bitkisel hayat gibi bilinç bozukluklarını fiziksel ölçütlerle tanımlar (Bulut, 2021). Örneğin bilincin en ileri düzeyde kapanma hali olan koma, dış uyaranlara yanıt verilemeyen bir süreç olarak ele alınır ve pupilla (iris merkezindeki açıklık) reaksiyonları, solunum ritmi ile refleks oküler hareketler gibi hayati göstergelerle takip edilir (Bulut, 2021; Çokar, 2021). Bitkisel yaşamda ise hastanın uyku-uyanıklık döngüsünün geri dönmesine rağmen çevresinden haberdar olmaması hali, serebral hasarın boyutlarıyla açıklanır (Bulut, 2021).


Hedef: Nörolojik yaklaşımın nihai hedefi, bilinci objektif olarak değerlendirebilmek ve klinik tabloyu iyileştirmektir. Bu amaçla kullanılan Glasgow Koma Skalası (GKS) gibi araçlar, göz açma, motor yanıt ve sözel tepkileri puanlayarak bilincin var olma durumunu sayısal bir veri haline getirir (Bulut, 2021; Bodur ve ark., 2022). Nöroloji için bilinç mekanizmaları, beynin düzgün işleyen bir fonksiyonudur; epilepsi veya inme gibi durumlarda ortaya çıkan bilinç kayıpları ise kandaki laktat düzeyi gibi biyobelirteçlerle veya görüntüleme teknikleriyle (fMRG, PET) analiz edilen “mekanik aksaklıklardır” (Darol ve Dalkılıç, 2023; Uzbay, 2015).

2.2-) Nörofelsefenin Bilinç Yaklaşımı

Nörofelsefe, zihnin mekanik işleyişinden ziyade öznel deneyimin doğasına odaklanarak nörolojik verilerin kavramsal anlamını ve varoluşsal boyutunu soruşturur (Özkan, 2017). Bilimi “nasıl?” sorusunun teknik yanıtlarını arayan bir disiplin olarak gören bu yaklaşım, elde edilen biyolojik verilerin “ne anlama geldiğini” felsefi bir süzgeçten geçirir (Uzbay, 2015). Bu kapsamda nörofelsefe, nesnel beyin süreçleri ile öznel iç dünya arasındaki köprüleri kurarken üç temel kavram üzerinde yoğunlaşır: Zor problem, qualia ve açıklama boşluğu.

Zor Problem (The Hard Problem)

David Chalmers tarafından literatüre kazandırılan “zor problem”, beyindeki nöro-enformatik sistemin çalışması sırasında açıklanamayan bir şekilde nasıl olup da fenomenal bir bilincin ortaya çıktığı muammasını temsil eder (Tülüce, 2023; Üner Kaya, 2021). Dikkat, bellek, uyaranları ayırt etme ve bilgiyi bütünleştirme gibi “kolay problemler” nöral mekanizmalar ve fonksiyonel haritalandırmalarla açıklanabilirken; tüm bu fiziksel süreçlerin neden ve nasıl niteliksel bir yaşantıya yol açtığı sorusu yanıtsız kalmaktadır (Üner Kaya, 2021; Loorits, 2014). Nörofelsefi perspektif, beynin dikkat veya karar verme gibi fonksiyonlarını biyolojik sınırlarla açıklamanın ötesine geçerek, bu nesnel süreçlerden birinci şahıs merkezli bilinçli bir “ben”in nasıl türediğini sorgular (Tülüce, 2023). Bu bağlamda fiziksel bir sistem olarak beynin neden “zombi” bir düzenek gibi sessizce çalışmak yerine zengin bir içsel hayata neden olduğu, zor problemin özünü oluşturur (Üner Kaya, 2021).

Qualia: Öznel Yaşantının Niteliksel “Hissiyatı”

Bilinçli deneyimin öznel ve niteliksel karakterini ifade eden qualia, bir elmanın kırmızılığı, kahvenin kokusu veya bir acı hissi gibi, yalnızca o deneyimi yaşayan özneye açık olan ifade edilemez (ineffable) özellikleri kapsar (Karataş, 2024; Üner Kaya, 2021). Nörofelsefe bu her insahnın öznel olarak deneyimlediği niteliksel yaşantıların sadece nöron ateşlemeleriyle tam olarak açıklanıp açıklanamayacağını tartışmaya açar (Çavuş, t.y.). Frank Jackson’ın “Mary’nin Odası” düşünce deneyinde vurgulandığı üzere, bir fenomenin (örneğin renklerin) tüm fiziksel ve fizyolojik bilgisine sahip olmak, o fenomeni ilk kez görme anındaki “nasıl bir his olduğu” (what it is like) bilgisini karşılamaya yetmez (Heil, 2020; Üner Kaya, 2021). Dolayısıyla qualia, verinin ötesindeki öznel duyumsama boyutunu temsil eder ve fiziksel betimlemelerin kapsayamadığı bir “epistemik artık” olarak nörofelsefi soruşturmaların merkezinde yer alır (Tura, 2021; Karataş, 2024).

Açıklama Boşluğu: Veriden İç Dünyaya Geçiş

Nöroloji, bilincin nöral karşılıklarını (NCC) saptayarak hangi beyin bölgesinin hangi işlevden sorumlu olduğunu ampirik olarak sunarken; nörofelsefe bu nesnel verilerin neden öznel bir “iç dünya” yarattığını bulmaya çalışır (Uzbay, 2015; Tülüce, 2023). Joseph Levine tarafından tanımlanan “açıklama boşluğu”, fiziksel dünya ile bilinçli yaşantı arasında mevcut olan ve bilimsel nesnellik ile öznel deneyimi birbirinden ayıran gediktir (Üner Kaya, 2021). Nörolojik yöntemlerle ulaşılan “elektriksel sinyaller” ve “nörokimyasal salınımlar” gibi veriler, bu süreçlerin neden belli bir “niteliksel his” ile sonuçlandığını açıklamakta yetersiz kalmaktadır (Sayan, 2012). Nörofelsefe bu boşluğu kapatmak adına bilinci beynin üst düzey biyolojik bir özelliği olarak konumlandırmaya çalışırken, fenomenal dünyayı beynin nöral aktiviteleriyle bütünleşmiş bir doğa olayı olarak kavramayı önerir (Searle, 2014; Tülüce, 2023).

3-) Nörofelsefe’nin Bugünü ve Geleceği

Nörofelsefe, felsefe dünyasında halen oldukça marjinal bir görüş olarak değerlendirilmekte ve hem ilkesel hem de ampirik gerekçelerle sert eleştirilere maruz kalmaktadır (Tümkaya, 2017). Bu disiplinin gelecekteki durumu, yöneltilen bu eleştirileri ne şekilde göğüsleyeceği ve ampirik verileri daha geniş bir insani bağlamda nasıl yorumlayacağı ile yakından ilişkili olacaktır (Uzbay, 2015; Tümkaya, 2017). Nörofelsefeye yöneltilen temel eleştiriler şunlardır:

İndirgemecilik (Reductionism): Nörofelsefeye yönelik en yaygın eleştirilerden biri, zihinsel ve sosyal fenomenleri sadece beyin süreçlerine indirgeyerek insanın psikolojik, tarihsel ve sosyal varoluşunu ihmal etmesidir (Tümkaya, 2017). Özellikle Thomas Metzinger gibi düşünürlerin modellerine karşı çıkan eleştirmenler, bilincin salt sinirsel temsillere indirgenmesinin insanın bedenlenmiş deneyimini, duygusal zenginliğini ve etik derinliğini yansıtmakta yetersiz kaldığını savunurlar (Türkmen, 2025). Bu bakış açısına göre, aşk, şiir veya inanç gibi karmaşık insani olguların sinapslar arasındaki elektrik akımlarıyla açıklanması, bu olguların taşıdığı özsel anlamın tasfiye edilmesiyle sonuçlanmaktadır (Tümkaya, 2017).

Kavramsal Sınırlar: Geleneksel felsefi tutumu benimseyen düşünürler, felsefi problemlerin ve çözümlerin doğasına ilişkin kategorik itirazlar sunarak nörofelsefeyi “felsefenin ölümü” olarak nitelemektedirler (Tümkaya, 2017). “Zihin” gibi kavramsal yapılar ile “beyin” gibi fiziksel yapıların farklı kategorilere ait olduğu ve birini diğeriyle açıklamanın mantıksal bir boşluk yarattığı vurgulanmaktadır (Karataş, 2024). Nörofelsefenin halk psikolojisi kavramlarını eleyerek yerlerine nörofizyolojik terimleri koyma çabası, dilin ve anlamın sağduyuya dayalı temellerini sarstığı için radikal ve riskli bir girişim olarak görülmektedir (Karataş, 2024; Tümkaya, 2017).

Bilimin Sınırı ve Öznellik: Bilincin doğası gereği asla bir laboratuvarda “tamamen” çözülemeyeceği fikri, zor problem (hard problem) tartışmalarının merkezini oluşturur (Karataş, 2024). Fenomenal deneyimin niteliksel karakteri, fiziksel süreçlerle ne kadar iyi haritalanırsa haritalansın, bilimsel nesnellik ile öznel yaşantı arasındaki “açıklama gediği” kapanmamaktadır (Kaya, 2021). Bu durum bilincin sadece fiziksel bir sistemin işleyişi değil, fiziksel olarak ifade edilemeyen bir ontolojik statüye sahip olduğu iddialarını güçlendirmektedir (Karataş, 2024; Tülüce, 2023).

3.1-) Nörofelsefenin Geleceği

Nörofelsefenin geleceği, beynin sadece biyolojik bir organ değil, aynı zamanda teknolojik, sosyal ve kültürel bir araştırma öznesi olarak yeniden tanımlandığı bir döneme işaret etmektedir (Uzbay, 2015). Günümüzde nörobilimsel veriler, sadece tıp alanıyla sınırlı kalmayıp yapay zeka, etik ve hukuk gibi alanlarda köklü dönüşümlere yol açmakta, bu disiplinlerarası kesişim kümesinde insanın özüne dair yeni bir bakış açısı sunmaktadır (İmamoğlu ve ark., 2021).

Yapay Zeka ve Sentetik Bilinç
Makinelerin “düşünmeye” başladığı bir gelecekte, insanın ürettiği sentetik bir yapının bilince sahip olup olamayacağı sorusu nörofelsefenin en temel tartışma konularından biridir. Bilinçli zihinlerin, benliğin basit zihin süreçlerine eklenmesiyle ortaya çıktığı ve “benlik” hissi bulunmadığı sürece hakiki bir bilinçten bahsedilemeyeceği savunulmaktadır (Altınörs, 2023). Antonio Damasio’ya göre, mevcut “sert gövdeli robot” teknolojisi yerine geliştirilecek “yumuşak gövdeli” robotlar, homeostaz benzeri iç düzenleyici parametreler sayesinde “hisseden makineler” haline gelebilir (Damasio, 2022a; Altınörs, 2023). Bu tür bir sentetik bilincin mümkün olması, öznelliğin ve bütünleşik deneyimin sadece biyolojik sistemlere özgü olup olmadığı tartışmasını beraberinde getirmektedir (Ünlüsoy, 2021; Damasio, 2022b). Ancak, gelişen yapay zeka teknolojilerinin bir gün insanı taklit etmenin ötesine geçip geçemeyeceği ve bu durumun yaratabileceği kaotik sonuçlar, nörobilimsel verilerin felsefi bir süzgeçten geçirilmesini zorunlu kılmaktadır (Uzbay, 2015; Karataş, 2024).

Kimlik ve Mahremiyetin Sınırları
Beyin çiplerinin ve ileri nöroteknolojilerin yaygınlaştığı bir dünyada, bireyin özbenliği ve mahremiyeti nöroetik disiplininin merkezinde yer almaktadır (Uzbay, 2015). Nöroetik, nörobilim araştırmalarının etik, yasal ve sosyal gereklilikleriyle ilgilenirken, teknolojinin insanın düşünce ve davranışının nörolojik temellerine müdahale etme sınırlarını sorgular (Ünlüsoy, 2021). Thomas Metzinger’in “Kendilik Modeli Teorisi”ne göre benlik, beynin oluşturduğu bir simülasyondur ve birey bu simülasyonu doğrudan gerçeklik olarak algılar (Türkmen, 2025). Beyne yerleştirilecek çiplerin bu şeffaf modeli manipüle etme potansiyeli, kişisel kimliğin bütünlüğüne yönelik ciddi tehditler oluşturabilir (Türkmen, 2025; Karataş, 2024). Bu nedenle nöroetik, gelecekte düşünce kontrolü gibi insanlık aleyhine kullanılabilecek teknolojilere karşı dengeleyici ve önleyici bir rol üstlenmek zorundadır (Uzbay, 2015).

Hukuk ve Sorumluluk İlişkisi
Geleceğin hukuk sistemi, kararların arkasındaki nöronal mekanizmaların keşfiyle birlikte “sorumluluk” kavramını yeniden inşa edecektir (Uzbay, 2015). Nörohukuk çalışmaları, özgür irade tartışmalarının bir sonucu olarak gelişmiş olması açısından suçlu davranışların sağlıklı bir beyinden mi yoksa hastalıklı bir yapıdan mı kaynaklandığını sorgulamaktadır (Uzbay, 2015). Benjamin Libet’in 1983’te gerçekleştirdiği deneyler, bu bağlamda bir eylem kararının bilinçli farkındalıktan önce beyinde elektriksel bir aktivite olarak başladığını saptayarak, özgür iradenin biyolojik sınırlarını tartışmaya açmıştır (Uzbay, 2015; Tülüce, 2023). Ünlü Phineas Gage vakasında olduğu gibi, beynin ön lobundaki hasarların ahlaki karakteri kökten değiştirebildiğinin kanıtlanması, hukukun cezalandırma yerine tedavi ve rehabilitasyon odaklı bir yapıya evrilmesi gerektiğini göstermektedir (Tan, 2021; Uzbay, 2015). Sonuç olarak her kararın arkasında nöronal süreçlerin olduğu bir yaşam düzeninde, suçun bireye mi yoksa biyolojik bir “arızaya” mı yükleneceği sorusu, geleceğin hukuk sisteminin ve felsefesinin temellerini oluşturacaktır (Uzbay, 2015; Karataş, 2024).

Sonuç

Nörofelsefenin bugün bize sunduğu ampirik veriler, insanın bilgi dünyasında asırlardır sarsılmaz bir gerçeklik olarak kabul ettiğimiz “benlik” algısının ontolojik statüsünü kökten sarsmaktadır. Thomas Metzinger’in “Kendilik Modeli Teorisi” çerçevesinde ele alındığında, bilinçli deneyim aslında beynin dış dünya ve beden verilerini sentezleyerek oluşturduğu şeffaf bir nöral temsilden ibaret olabilir (Türkmen, 2024). Bu modelin kullandığı “şeffaf” ifadesi, insanın zihinsel temsillerin arkasındaki sinirsel süreçleri fark edememesine ve beynin ürettiği bu simülasyonu doğrudan gerçeklik olarak algılaması ihtimaline işaret etmektedir (Türkmen, 2024). Dolayısıyla zihnimizin içinde yarattığımız fenomenal dünyamızın merkezinde yer alan o biricik “ben”, aslında bir organizmanın hayatta kalma ve çevreye uyum sağlama süreçlerini optimize etmek için biyolojik evrim tarafından kurgulanmış işlevsel bir yanılsama olabilir (Tülüce, 2023; Türkmen, 2024).

Bu durum geleneksel olan “özgür irade” kavrayışımızı da derin bir çıkmaza sürüklemektedir. Benjamin Libet’in gerçekleştirdiği öncü deneyler, bir eylemi gerçekleştirme yönündeki bilinçli niyetin, beyindeki ilgili nöronal aktivite (hazırlık potansiyeli) başladıktan yaklaşık çeyrek saniye sonra fark edildiğini saptamıştır (Uzbay, 2015). Bu bilimsel gerçeklik, kararlarımızın biz henüz onların farkına varmadan nöronal ağlarda çoktan belirlendiğini ve bilinçli farkındalığın sadece bu biyolojik determinizme eşlik eden bir “onay mekanizması” olabileceğini düşündürmektedir (Altınörs, 2023; Uzbay, 2015). Eğer benlik duygusu beynin yarattığı şeffaf bir modelden, kararlarımız ise bilinçsiz mekanizmaların bir çıktısından ibaretse, özgür iradenin bu “biyofiziksel labirentte” kendine yer bulması imkansız görünmektedir (Tülüce, 2023).

Sonuç olarak bilincin nörobiyolojik temellerine dair her yeni keşif, bizi kendimiz hakkında daha az mistik ama çok daha çarpıcı birçok hakikatle yüzleştirmektedir. Yaşamı bizzat deneyimlediğimiz fenomenal dünyamız, beynin homeostazı sürdürmek adına kurguladığı sofistike bir biyolojik temsildir ve bizler bu temsilin ne mimarı ne de mutlak hakimi konumundayız (Altınörs, 2023; Tülüce, 2023). Nörofelsefenin bize sağladığı bu müthiş fakat korkutucu olabilecek bilgilerle günümüz ve geleceğimizde şu yanıtları arıyor olacağız: Benliğimiz bizim için içinde hapis olduğumuz ve özgür irademizin ancak bir yanılsama olduğu, yaşamdaki tüm edimlerimizi bizim kontrolünde olmadığımız mekanizmaların yönlendirdiği bir çeşit kukla gösterisiden mi ibaret, yoksa bilincimiz dehşete düşeceğimiz kadar mutlak bir şekilde irade sahibi olduğumuz, bizzat biz olarak eşsiz bir yaşam örüntüsü yarattığımız bir varoluşa mı işaret ediyor?

Kaynakça

Altınörs, S. A. (2023). Bilinç problemine Damasio’nun yaklaşımı. Uluslararası Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırma Dergisi10(95), 1044–1055.

Damasio, A. (2022a). Hissetmek ve bilmek (M. Kırca & P. Gözel, Çev.). ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık.

Damasio, A. (2022b). Şeylerin tuhaf düzeni (F. İ. Uludağ & E. Kumral, Çev.). ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık.

İmamoğlu, S. Z., Latifoğlu, N., & İnce, H. (2021). Örgütsel davranış literatüründe yeni bir perspektif: Nörobilim. Doğuş Üniversitesi Dergisi22(2), 89–105.

Karataş, M. D. (2024). Nörofelsefi bir perspektiften bilinç çözümlemesi. MetaZihin7(2), 99–125.

Loorits, K. (2014). Structural qualia: a solution to the hard problem of consciousness. Frontiers in Psychology5, 237.

Özel, E. H. (2025). Nörobilimde paradigmaların olanağı, eşölçülemezlik ve ilerleme fikri. MetaScientia: Journal of the History and Philosophy of Science1(1), 53–80.

Özkan, B. (2017). Bilinç-kimlik etkileşiminin nörofelsefe açısından temellendirilmesi [Doktora tezi]. Maltepe Üniversitesi.

Searle, J. R. (2014). Zihnin yeniden keşfi (M. Macit, Çev.). Litera Yayıncılık.

Tan, A. (2021). Beyin gelişimine ve nörofelsefeye göre kötülük problemi. Bilhikem III. Sosyal Bilimler Öğrenci Sempozyumu Tebliğler Kitabı, 225–239.

Tekgün, E., & Erdeniz, B. (2020). Bedensel öz-bilincin nörolojik temelleri ve ilişkili psikopatolojiler. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar12(1), 32–53.

Tura, S. M. (2021). Zor problem: Bilinç-bilinç nörobiyolojisinin fenomenal dünya yorumu. Metis Yayınları.

Tülüce, H. A. (2023). Zihin felsefesi bağlamında ruh kavramının bilinç kavramına dönüşümü. Mütefekkir10(20), 325–344.

Tülüce, H. A. (2023). Zor problem: Bilinç-bilinç nörobiyolojisinin fenomenal dünya yorumu, Saffet Murat Tura, Metis Yayınları (2021) [Kitap incelemesi]. Adam Akademi Sosyal Bilimler Dergisi13(2), 591–598.

Tümkaya, S. (2017). Nörofelsefe neden halen uçta bir görüş olarak niteleniyor? Kaygı Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, (29), 99–110.

Türkmen, A. Y. (2024). Nöral korelasyon ve bilinç anlayışı: Metzinger’in perspektifi ve eleştiriler [Yüksek lisans çalışması]. Ankara Üniversitesi.

Uzbay, İ. T. (2015). Beyni anlamak sadece nörobilim ile mümkün mü? Beyin yüzyılında nörolojik bilimlerden sosyal bilimlere yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar. Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi1(1), 107–191.

Üner Kaya, A. (2021). Bilincin zor problemi. Felsefe Dünyası, (74), 136–167.

Yorumlar

Popüler Yayınlar